Yeniden merhaba!.. Bir yere gitmedim, buralardayım… Sadece her yaz mevsiminde olduğu gibi yazılarıma biraz ara verdim.
Biliyorsunuz; yazın şartları, getirileri daha bir farklı. Ne yapar eder dinlenmeye zaman ayırırız yazın. Uzun zamandır görüşemediğimiz arkadaş, dost ve akrabalarımızla bir araya gelir özlem gideririz. Hep birlikte bir yerlere gidilir sürekli… Yer Karadeniz ise havanın sisiyle, nemiyle de boğuşulur bir yandan.
Bu nedenler bir yana, susmak, parmakları bir zaman klavyeden çekmek de hep iyi gelir bana. Yazdıkça yıpranan, yorulan sözcüklerimin, küçük bir aranın ardından yenileneceğini düşünürüm.
Susmak!.. Duygu ve düşüncemizi sese, söze dökmesek, elimizi klavyeden çeksek de sustuğumuz söylenemez ya!.. Hiç dilsizin sustuğu görülmüş mü ki? Düşünce ve duygularımız daima devrededir. İç sesimiz… Gelişmelerin içinde oldukça, nefes aldıkça sessiz halde bile konuşuruz.
Dolayısıyla da konuşmalar biriktiririz sustukça. Bazen iyi, coşkulu, mutlu hissettiren bazen de hüzünlü, berbat ve hatta insanlığımızdan utandıran konuşmalar… Gördükleri ve yaşadıkları karşısında etkilenen bir varlığız sonuçta. Sevgimizi, hayranlığımızı ya da nefretimizi dizginleyemiyoruz. Çarpıklıklar, haksızlıklar karşısında da tepki veririz.
Sustukça konuşmalar biriktirmek durumundayız, evet. Nefes aldıkça kendimizden vazgeçme, kendimizi dinlememe gibi bir lüksümüz olmadığı için de biraz…
Bu yıl daha bir sıcak günlere denk geldi Ramazan ayı. Her zamanki gibi bolluğu ve bereketiyle geldi… Hanımlar ya da beyler, mutfaklarda kolları sıvayıp hünerlerini gösterdiler yine; türlü türlü yemeklerle donatıldı iftar sofraları. Gün gün konuklar ağırlandı o sofralarda.
Biz bunları yaşarken Somali’deki çocuklar bir deri, bir kemik haldeydi açlıktan. Sırf bu sebeple annelerinin gözü önünde, kolları arasında can çekişti ve an be an öldüler.
O çocukların kemik yığını görüntülerine tanık oldukça, oradaki çaresizlik çığlığını duydukça; yaşadığımız her tat, keyif çok anlamsız geliyor bana, yalan geliyor… Şu sıralar dünyada yaşanan en önemli gerçeklik onlarınki.
Her şey elimizin altında bu kadar bolken, dünyanın bir yerinde birileri, hele de çocuklar açlıktan ölsünler!.. Olabilir mi böyle bir şey? Böyle de garip bir isyana dönüşüyor duyup hissettiklerim. Yediğimiz ekmekte, yemekte hakları olduğunu düşünerek içten içe rahatsızlık duyuyorum. Değil mi ama: Her akşam soframızı o denli boş çeşitle donatıyorsak, açlık konulu her çaresizlikte, dramda bir çeşit payımız vardır.
Özellikle de bu ramazan günlerinde susmak bilmedi içim. Yemekler hazırlarken susmadı. Arkadaşlarla bol çeşitli iftar sofralarında buluştuğumuzda susmadı. Ekşiyen, ziyan olan, bayatlayan yemeği, ekmeği ne yapacağımızı düşünürken susmadı… Çünkü bir çeşit can’dı, hayattı çöpe dökeceğimiz her şey. O yemekleri, oradaki çocuklara tazeyken iletebilseydik, bir kaçı hayatta kalabilirdi.
Eminim ki siz de içten içe açlık konulu kritik gelişmelere yoğunlaşmışsınızdır. Oruç tutup saatlerce aç- susuz kaldıkça. Görkemli sofralarda midenizle birlikte gözünüz, gönlünüz de doydukça. Bir yerlerde aç durmanın karşılığı bin bir çeşit yemekken başka bir yerde ise neden ölüm olduğunu düşünmüşsünüzdür. Dünyanın akıl almaz hallerini, çarpıklığını…
Düşünmek lazım!.. Çünkü düşünmek duyarlı olmanın yarısıdır. Yaşanan çarpıklıklar karşısında içiniz, vicdanınız susarsa; insanlıktan uzaklaşmışsınız demektir…
Diğer Fatma Babuşçu Köşe Yazıları









Sayın Fatma Babuşcu,öncelikle hoş geldiniz diyorum ve ardından duyarlılığınız için sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum…en az sizin kadar iç sesimizi dinledik afrikada yaşanan dramı gördükçe.maalesef ve üzülerek seyretmek zorunda kalıyoruz ordaki gerçekliği…dilerim somut bir şeyler yapılabilir devletlerarası platformda…bireysel olarak üç beş kuruşla çözüm olamayacağımız aşikar….saygılarımla…Gönül Aydın…
Kutluyorum.Her zaman olduğu gibi yine çok güzel yazmışsın.Sağollllllllllllll